Travesti Siteleri & Travesti Haberleri

Türkiye’de bir çok illerimizde yaşayan  travesti ve travestiler hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak için illere tıklayabilirsiniz. Blog travesti sitemizden travestilerin en güzel ve çekici pozlarını görebilirsiniz. Travesti Sitelerini ve Travesti Haberlerini incelemeyi unutmayın!!!

 

Transeksüel Öfke

“Biz cins değiştirenler, psikiyatrik ve tıbbi kurumlara karşı verilen bir başka mücadelenin içinde de yer alıyoruz: Esas kimliklerimizi kazanma mücadelesi. Kültürlerinin cins dayatmasına radikal bir şekilde karşı duranlar da dahil olmak üzere erkek vücutlarına sahip olu kadın gibi yaşamayı veya kadın vücutlarına sahip olup erkek gibi yaşamayı seçen insanların, dünyanın birçok kültüründe ve yazılı tarihin bütün çağlarında yaşamış olduğu bilinmektedir. Ama buna rağmen tıbbi kurumlar, üzerimizde iktidarlarını kuruyor, bizi tanımlamayı amaçlayan kitaplar üretiyor ve kendimize ait yaşamları yaşamamızı sağlayan yolları tıkıyor.”

Transgender Nation

*Bu metin, 23 Mayıs 1993’teki Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yıllık toplantısına karşı düzenlenen bir gösteride, TRANSGENDER NATION’ın kurucu üyelerinden Susan Stryker tarafından yapılan konuşmanın tam metnidir. Protesto, Transgender Nation da dahil, mecburi ilaç alımına, elektrik şokuna, tıbbi ve psikiyatrik kurumlara kapatılmaya ve bugüne kadar transeksüelliği bir akıl hastalığı olarak tanımlayan yerleşik psikiyatrinin almış olduğu tutumlara karşı durmak için bir araya gelmiş, akıl sağlığı ve psikiyatri tedavilerinden sağ salim çıkabillmiş bir grup insan tarafından organize edilmiştir.”

Bugün burada bulunan çoğunuz gibi biz cins değiştirenler de (Transgendered People), -bizler fiziksel olarak her iki cinse de ait olup, erkek ve kadın hakim kültür fikrini aşan ya da aşmaya çalışan her türlü davranışı ve kimliği benimseyen transseksüeller, travestiler, er-keksi kadınlar ve ilaç kraliçeleriyiz -tıbbi ve psikiyatrik meslekler tarafından istismar edilmiş ve hor görülmüşüzdür. Belirsiz cinsel organlarla (genital) doğan bebekler, haberleri olmadan ve hatta çoğu kere anne babalarının rızasına başvurulmadan bıçak altına yatırılmış ve vücutlarından değişiklikler yapılmıştır. Göreneksel cins rollerinin katılığına meydan okuyan davranışlar sergileyen çocuklar, gey veya transeksüel olmalarının önlenmesi için psikiyatri kliniklerinde, zorlayıcı davranış değiştirme tekniklerine maruz kalmışlardır. Kendilerini nasıl görüyorlarsa diğerlerinin de onları o şekilde görmelerini istedikleri için vücutlarını dönüştürmeyi seçen transeksüel kadınlar genital ameliyatlarını yapan terapistler tarafından tecavüze uğramışlardır. Bizler aldığımız hormonlara karşılık seks hizmetleri vermeye mecbur bırakıldık. Eğer kadınsı gey erkeklersek, kendilerini transeksüellik konusunda uzman sananlar tarafından bize cinsel varlığımızın geçerli olmadığı söylendi.

Kendimizi istediğimiz gibi ifade etmekte direttiğimiz, özlediğimiz yaşamları yaşamak istediğimiz için tutuklandık, kurumlara kapatıldık, habire ilaçlandık, şoktan geçirildik, dövüldük ve duygusal saldırıya uğradık. Bunlar cins değiştirenlerin, psikiyatri kliniklerinde psikiyatrik istismara uğramış ve buralardan sağ çıkabilmiş cinsiyetlerini değiştirmemiş bir çok insanla paylaştığımız şeylerdir. Farklı olduğumuz için iktidar tarafından bizim de anamız ağlatılıyor. Protestoda sizlerle dayanışma halindeyiz. Bu haksızca davranışların durdurulması için sesimizi sizin seslerinize katıyor ve işlenen bu suçların artık sona ermesi için verilen mücadelede yanınızda yer alıyoruz.

Biz cins değiştirenler, psikiyatrik ve tıbbi kurumlara karşı verilen bir başka mücadelenin içinde de yer alıyoruz: Esas kimliklerimizi kazanma mücadelesi. Kültürlerinin cins dayatmasına radikal bir şekilde karşı duranlar da dahil olmak üzere erkek vücutlarına sahip olu kadın gibi yaşamayı veya kadın vücutlarına sahip olup erkek gibi yaşamayı seçen insanların, dünyanın birçok kültüründe ve yazılı tarihin bütün çağlarında yaşamış olduğu bilinmektedir. Ama buna rağmen tıbbi kurumlar, üzerimizde iktidarlarını kuruyor, bizi tanımlamayı amaçlayan kitaplar üretiyor ve kendimize ait yaşamları yaşamamızı sağlayan yolları tıkıyor. Ben ne zaman arzu ettiğim cinste yaşamayı BAŞARDIĞIMI söylesem, doktorlar bunu kendilerinin TAYİN EDECEKLERİNİ ileri sürüyorlar. Bizim kim olduğumuzu onlar tayin edemez; biz kendimizi kendimiz tanımlarız. Hormon kullanımının esaslı bir gözlemlemeyi gerektirdiğini ve genital ameliyatının usta bir ele ihtiyacı olduğunu kabul etsek de, yaşamlarımızı hemen hemen hiç kavramayan kişilerin vücudumuza ne yapıp ne yapmayacağımızı söylemelerine izin vermemeliyiz.

Transeksüeller, cins değiştiren nüfusu da sayarsak en korunmasız kesimi oluştururlar; çünkü biz geri kalan hayatımız boyunca doğal bir vücuda sahip olma ayrıcalığından vazgeçiyoruz. Transeksüeller için teşhis testinin olmaması önemlidir. Ruh doktorları transeksüel olduğumuzu ancak karşılarına çıkıp “ben vücudumdan memnun değilim, cinsimi değiştirmek istiyorum” dediğimiz zaman anlayabilirler. Eğer bir iki ay bu isteğimizde ısrar edersek GENDER DYSPHORIA (cins rahatsızlığı) hastalığına kapıldığımıza dair bir kağıdı imzalayıp bizi bir içsalgı bilimciye sevk ederler. Belirlenen yeni cinsimizde en az bir yıl uygun gördükleri ölçütlere göre hareket etmişsek, ameliyat olmamıza izin bahşeden bir başka kağıt daha imzalarlar. Bu süre içinde kendimizi maddi bakımdan tek başımıza destekleyebileceğimizi, hiç sahip olmadığımız pahalı tıbbi sigortalara gücümüzün yetebileceğini, korkmuş ve içi nefret dolu dar kafalılar tarafından öldürülmeyeceğimizi farz ederler. Bu koşullara isteyerek uymuyoruz.

Durumumuz açıktır. Psikiyatrlar, terapistler ve doktorlar vücutlarımız ve yaşamlarımız üzerinde keyfi güç uyguluyorlar. Transeksüeller olarak kendi üretim araçlarımız üzerinde kontrolümüz yok. Direnişin, isyanın ve başkaldırının esas temelini bu oluşturuyor.

TRANSGENDER NATION’dan bizler, AMERİKAN PSİKİYATRİ BİRLİĞİ’ne şunları diyoruz: Biz tıbbi ve psikiyatrik sömürgecilikten acı çeken azınlık bir cinsiz. Siz bize yardım edenler değil, baskı yapanlarsınız. Biz bir hastalık değiliz. Biz deli değiliz; aklımız tamamen başımızda. Biz sizin teşhis ve istatistik el kitaplarınızın malzemesi olmayacağız. Hasta listenizden bizleri çıkartmanızı ve özel tıbbi gereksinimlerimiz için her insanın hak ettiği nitelikli sağlık bakımını bizlere de sağlamanızı talep ediyoruz.

Eşcinseller olarak biz transeksüeller ve diğer cins azınlıkları, Stonewall ayaklanmalarından sonra ortaya çıkan lezbiyen ve gey kurtuluş hareketinden etkileniyoruz. Bununla birlikte, sokak kraliçeleri, tutuklanmaya direnen kadın giyimli erkeklerin yardımına koştuğunda, Stonewall’un cins değiştirenlerin bir dayanışma eylemi olarak başladığını, diğerlerinin yaptığının tersine unutamıyoruz. Eşcinsel çevrelerde karşılaştığımız, isyanımızı zayıflatan ve onu daha az radikal bir amacın sembolü haline getiren transfobiyi protesto ediyoruz. Kararlı politik ve militan aktivizmin, 1973’e kadar eşcinselliği bir akıl hastalığı olarak tanımlayan APB’ne karşı durması ve bir çok eşcinselin sakatlanmış ruhunu ayağa kaldırması bizleri cesaretlendiriyor.

Radikal insanbilimci Gayle Rubin’in işaret ettiği gibi gey kurtuluş hareketi daha geniş bir hareketin yolunu açmıştır. “Cinsellik, teşhis ve istatistik el kitaplarının sayfalarından çıkıp toplumsal tarihin sayfalarına doğru yol kat etmeye devam ediyor. Bugün başka gruplar da eşcinsellerin kazanımlarından etkileniyor ve onların açmış olduğu yoldan yürüyorlar. Biseksüeller, sadomazoşistler, transeksüeller ve travestiler bir topluluk oluşumunu ve kimlik gerekliliğinin farklı farklı aşamalarındalar.” Ve ekleyecek olursak isyanın da farklı aşamalarındayız. Cins değiştiren aktivistler olarak yoldaşımız Leslie Feinberg’in de dediği gibi kurtuluş hareketimizin, zamanı gelen bir hareket olduğuna inanıyoruz.

Öfkemiz eylemlerimize eşlik etsin ve eylemlerimiz bizi dönüştürdükleri gibi dünyayı da dönüştürsün.

Güneşi gördüğü an ölenlere…

“Eskiden ateş düştüğü yeri yakardı, şimdi görüyorum ki her yanı yakıyor” sözüyle değişime ayna tutarak başlıyor Mahsun kulaklarımızı çekmeye. Ama ne değişim… Erkek çocuk isteyen bir baba, erkek çocuğu olmadığı için kocasının, üzerine kuma getireceğini düşünen bir kadın, verdiği kayıplardan dolayı sözcükleri dilinden kovmuş bir anne, “devlet babanın” bir oğluna terörist bir oğluna Mehmetçik dediği bir baba, küçüklüğünden bu yana kendini kız gibi hisseden bir adam ve daha hayata dair birçok can alıcı nokta…

Yaşadıkları yerin havasından suyundan, toprağından koparılıp sonu büyük ihtimal asimile olmakla sonuçlanacak bir göçe maruz bırakılan insanların acılarını görüyoruz o beyaz perdeye yansıyanlarda. Yüreğime yumruk yedim sandım filmi izlerken. Elimden geldiğince soğukkanlı izlemeye çalıştım, tıpkı şu an elimden geldiğince soğukkanlı yazmaya çalıştığım gibi. Mahsun Kırmızıgül’ün filme birçok şeyi sıkıştırmış olması, çok şey anlatmak istediğinden. Bu yazıyı yazarken onun bu kaygısını daha iyi anlıyorum. Aklıma bir sürü canımı acıtan konu geliyor, hangisinden başlayacağımı şaşırıyorum. Ama ötekileştirilmeyi hem Alevi, hem Kürt, hem de eşcinsel bir birey olarak katmerli bir şekilde yaşadığımdan, filmin yaklaşımını gayet tutarlı ve olumlu bulduğumu söyleyerek başlamak istiyorum.
On binlerce insanın hayatına sebep olan Kürt sorununa cesurca yaklaşıyor Mahsun. İlk filminde olduğu gibi filmde yaşananları karakterleri üzerinden anlatmakla yetinmiyor, jenerikte de verilen kayıpları rakamlarla gözler önüne seriyor. Ülkedeki bazı insanları rahatsız edecek sözler söyletiyor karakterlere. En çokta bu konuda eksik yanları ortaya çıkıyor aslında. Çünkü bu onun hassas noktası. Söyleyecek sözü çok olduğundan dili dolanıyor. Ama buna rağmen üzeri toz tutmuş iki kavramı (“devlet baba” ve “devlet ana”) çok güzel işlemiş. Şimdiden çıkacak tartışmaların seslerini duyar gibiyim. “Devlet ana bizi yüz üstü bırakmadı, ama devlet baba bize yanlış yaptı, ben kavganın olduğu yere geri dönüyorum, çocuklarım kavganın içinde büyüyecek” diyerek iğnesini dışarı çıkarıyor. Savaşın erkek zihniyetinin eseri olduğunu, asıl acıyı anaların çektiğini söylüyor. Norveç’e göç eden aileye devlet maaş bağlayınca, karakterimiz soruyor, “Çalışıyor muyum ki bana maaş veriyorlar? Bunun altından bir şey çıkmasın…” İşte o anda Mahsun’dan devlet baba’ya bir iğne daha geliyor; “Burada herkes devletin güvencesi altında”. Yıllar önce Norveç’e göçmüş olan gurbetçimiz “Burada sınırları kaldırdılar. İsteyen istediği ülkeye kolaylıkla geçebiliyor diyor, Norveç’e yeni gelen eniştesi ise “Bizim köyden kazaya gidene kadar on beş kez jandarma kontrol yapıyor” cevabını veriyor. Dedim ya cesur sözler ediyor Mahsun. Ama merak ediyorum doğrusu, şimdi bu kadar cesur bir dille barışı, kardeşliği savunan Mahsun, neden yıllar önce Ahmet Kaya’ya linç girişiminde bulunan sanatçıların arasına katılıp “yuhh” naraları attı? Ne ara sürünün içindeki kara koyun olmayı seçti kestirmek güç. Sizce de bu film o günlerin bir günah çıkartması gibi durmuyor mu?

Gelelim filmdeki en çok dikkatimi çeken karaktere. İsmi Kadir, kısaltması Kado. Kadir bir travesti. Bu rolü oynayan Cemal Toktaş rolünün üstesinden çok iyi geliyor. Hatta öyle ki bir süre sonra filmde oynatılan gerçek travestiler oyuncu hissi verirken, kendisi gerçek bir travesti oluveriyor. Travestiyi oynayan diğer bir kaç ünlü karakter ise bize film izlediğimizi hatırlatıyor ve az da olsa bizi filmden soğutuyor. Bunun yanı sıra çoğu LGBTT bireyin kullandığı kelimeleri gerçek travestileri oynatmasının da etkisiyle filme orantılı serpiştiriyor. Travestilerin evde yaşlı bir adama kendi elleriyle yemek yedirmesi de çok şey söylüyor aslında izleyenlere. Türkiye’de çekilen filmler arasında bu kadar tarafsız bir yaklaşımı epeydir görmemiş olmamız da filmi daha değerli kılıyor. Filmin geniş kitlelere ulaşacağından da emin olduğumdan bunu sevindirici bir gelişme olarak görüyorum.

Ve en güzeli de film hemen hemen her kesimden defalarca duyduğumuz bizden “öylesi” çıkmaz sözünü rafa kaldırıyor. Hep büyük şehirlerde olacağına inanılan eşcinsel, dış dünyayla tek bağlantısı sadece televizyon olan köyden çıkınca birileri şaşırıyor. Hatta abisi “Bize yakışmaz! Bizden karı gibi adam çıkar mı lan!” diye bağırıp dövüyor eşcinsel kardeşini. Zorunlu göç ile birlikte İstanbul’a geliyor Kadir. Pencereden sokağı izlerken gördüğü travestiyi şaşkınlıkla izliyor. Bir süre gözlerinde bir ışık görüyoruz ama ardından çok geçmeden korku kaplıyor gözlerini. Çünkü az önce ilk kez bir travestiyle karşılaşan gözleri, hemen sonrasında o travestiye uygulanan şiddete de şahit oluyor. Aslında ona yabancı gelmiyor bu şiddet. Ama kendisinin evde yediği dayakla, travestinin sokakta yediği dayak biraz farklı. Çünkü söz konusu sokak olunca, işin içine biraz politika giriyor. Mahsun ise bu şiddetin politikliğini “Az kaldı hepsini temizleyeceğiz mahallemizden.” diyen karakteriyle gözümüzün önüne koyuyor.

Ve işte kalbime yumruk yediğim sahne. Kadir üstünden ki kıyafeti çıkarıp, olanca çıplaklığıyla ellerini açmış “kardeşiniz artık bir kadın, kabullenin” diye bağırıyor ve ekliyor ” Allah beni böyle yarattı. Öldüğümde ona soracağım, ‘beni neden kadın yaratmadın’ diye”. Sonrasında tam da güneşin doğduğu anda, Eski Galata Köprüsü’nün üzerinde hep gündemimizde olan nefret cinayeti bir kez daha tekerrür ediyor ve biz filmin ortalarında bu finalin temelini oluşturan öyküyü hatırlıyor ve güneşi gördüğü anda öleceğini bilen ama yine de karın üstüne çıkan kardelenlere gözyaşı dökmeden ağlıyoruz.

Çapkın Puanlaması

İstanbul şehrine yıllarca çektirmiş pos bıyıklı bir polis, iktidar tarafından bizlere çektirdiği azapların ödülü olarak valiliğe getirilip başka bir ilin başına atandıktan sonra yerine İzmir’den “Çapkın” isimli başka bir polis atandı. Bu “Çapkın” hızlı ve gayet de modern! İşe başlar başlamaz pos bıyıklı polisin aylardır yakalayamadığı bir katil zanlısını yakaladığı gibi, emekçileri sömürmek için modern bilimin(!) geliştirdiği bir puanlama sistemini uygulamaya koydu.

Başarılı polislere puan veriliyor. Diyelim ki polis memuru bir suçluyu yakaladı; bilmem kaç puan… Puanlar belli bir seviyeye ulaşınca, memur taltif ediliyor: İstediği bir yere atanıyor veya ekstra para alıyor. Basında sistemi beğenenler var; öyle ya polisleri özendirerek daha verimli olmalarını sağlamanın neresi kötü? Sorunun özünde “benim vergilerimle maaşı ödenen bir devlet memurunun, görevini yapmak için neden böyle bir özendirmeye ihtiyacı var?” gibi birçok etik soru var ama esas sokaktaki pratik sorun “hangi suça, kaç puan veriliyor ve buna kim karar veriyor?”da.

Değerli basınımız, cinayet failinin yakalanması: 30 puan,
uyuşturucu madde satan ve kullanan şahsın yakalanması: 30 puan,
hırsızın olay yerinde yakalanması: 30 puan gibi örnekleri övgüyle açıkladı.

Ben ise açıklanmayan, açıklanamayan puanları sizlere aktarayım: Travesti, transseksüel ve tinercilere (TTT) ve midyecilere ve biyolojik hayat kadınlarını yakalayan polislere de; her tutuklama başına 5’er puan veriliyor. Çoğu benim mahallemde yaşayan bu insanlar, hem de bazen günde onlarca kere tutuklanıp, toplamları yüzlerce liraya varan para cezalarına çarptırılıyor. Önce anlamakta zorluk çektim. TTT olmak illegal midir, midye satmak hangi kanun kitabında yasaklandı, yolda yürüyen bir hayat kadınına neye göre ceza kesilebilir diye? Minareyi çalan, kılıfını da hazırlıyor tabii. Puan alarak yükselmek isteyen memur arkadaşlar, trafikteki arkadaşları ile işbirliği yapıp, bu insanların çoğuna trafik ihlali cezası kestirip puanları cebe atıyorlarmış! Çapkın, İzmir’den İstanbul’a atandığı zaman Beyoğlu’nu temizleyecek diye duymuştum. Demek ki metod bu: Nazi Almanyası sistemi. Polis, hem kanun koyucu, hem hâkim, hem de kolluk gücü. Suçun ne olduğuna, bireyin suçlu olduğuna karar verecek ve cezalandırıp puanları cebe indirecek.

Peki puan sistemi, İstanbul’umuzun hakiki ve büyük çürümüş cürümleri için çalışıyor mu? Belediyelerimizde rüşvet alıp, kaçak katlara göz yuman hangi memuru yakalayıp, hangi polis memurumuz kaç puan aldı acaba? Sakın ha başınıza bizzat gelmedi diye, bu yerel idarelerdeki rüşvet ahlaksızlığını şehir efsanesi zannetmeyiniz. BirGün’ün bu konuda hukuki haklarını kullanarak “Bilgi Edinme Kanunu” çerçevesinde, Beyoğlu Belediyesi’ne sorduğu soruya henüz cevap gelmedi. Gelince buradan duyuracağım, BirGün yerel idarelerdeki yolsuzlukların üzerine gitmekte kararlı.
Hele 1 Mayıs gelegörsün bakalım, kaç polis memuru, ne kadar emekçiyi tutuklamak, dövmek, üzerlerine su sıkmaktan kaç puan alacak?

Beyoğlu’nda yaşayan travesti ve transseksüllerin büyük çoğunluğu Anadolu’nun bağrında yaşayamadıkları için Beyoğlu’na sığınmış insanlarımız, İstanbul’daki midye satıcılarının çoğu eğitimsiz Kürt vatandaşlarımız, tinercilerin çoğu kendilerine destek ve sahip olabilecek aileleri veya sosyal kurumlar olmayan çocuklarımızdır. Benim tanıdığım ve bildiğim bir tane bile zevk için fuhuş yapan biyolojik hayat kadını olmadı. Yani bütün bu vatandaşlarımızın sorunları ve birçoğunun Beyoğlu’nda verdikleri yaşam mücadelesinin kökünde sosyal ve ekonomik sorunlar var. Bunları polisiye yöntemlerle, hem de etik kabul edilebilirliği son derece şaibeli bir yaklaşımla çözmeye çalışmayı ancak “çarpık AKP etik dünya görüşü” mümkün kılıyor. Emniyet Müdürü Çapkın da, işte bu görüşün hükümetinin bulup İstanbul’a layık gördüğü bir polis.

Zaten ezilmiş, hayatın her türlü sillesini yemiş insanları iyice köşeye sıkıştırıp kaybedecek hiçbir şeyleri kalmayacak duruma sokarsanız ne yaparlar bilmiyor musunuz? Ya saklanacak, kaçacak köşesi kalmamış kediler gibi kaplan kesilip saldırganlarına cevap verirler, ya da kendilerini feda ederler. Kulağıma gelen haberlerden kendilerine gelen polis baskısı ve para cezalarına, hacizlere artık dayanamayan bir kısım TTT’lerin kendilerini yakmayı bile düşündüklerini duyuyorum.
Gözlerimizin önünde tam bir fasık çember var: Çarpık etik kendine göre kötüleri tanımlıyor, politik güç çarpık etiğin işaret ettiği kötülükleri yok etmek için, “Çapkın Puanlaması” gibi önlemleri aldırıyor, hür(!) basın politik güce hayran, muhalefet diye bir şey yok! Allah garibanın yardımcısı olsun.

Daha Ne Kadar Para Ederim?

Yılbaşından önce elektrikli süpürge pazarlama işine giriştim. Bu iş için başvuruda bulundum. Benim için gerekli bir atılım olacağı inancındaydım. Elbette işin, kendini pazarlamaktan geçtiğinin farkındaydım. Bu da benim eksik kaldığım bir yöndü. Zaten ilk oturumda fire vermemin nedeni buydu. Benle beraber beş kişinin bir eğitmen tarafından eğitileceğimiz bir odaya yerleştirildiğimizde bunu anlamalıydım. İlerleyen zamanda eğitmenin bizlere, avına kitlenen avcı misali gözünü dikmesi belli ki iyi olduğu bir yöntemdi. Ama bu bana işlemedi. Hatta rahatsız etti. Zaten konu anlatımı boyunca verdiği örnekler beni çileden çıkarmayı bilmişti. O örneklerden biri, hedef kitlemize dairdi. Bir bar kitlesi bunu açıklayan yegâne örnekti: “Gecelik” bir eş bulmak için seçilen kulüpler arasında bir seçim yapmak istersek, kişi sayısı çok olanla işe başlamak gerekliydi. İkinci aşama ise karşıt cinsimize yönelmekti. Çünkü erkeklerle işimiz olamazdı. Hınzır bir gülüşle doğrulamamızı bekleyen gözler, uyanık bir katılımcının taarruzuyla şenlendi. Ona göre hemcinsler de etki alanına girebilirdi. Bunun için gey barlar biçilmez kaftandı. Hangi eşcinsel erkek elektrikli süpürge almak istemezdi ki? Hepimizin birer umutsuz ev kadını olması bundan ötürü değil miydi? Seksist moderetörümüze pes dedirten karşılık, kahkahalarla son bulurken, geylerin potansiyel müşteri portföyüne girişi, yeni bir gerçeği gözler önüne sermişti. Barlar ortak, geyler pazardı!

Ben işe girmedim. Daha doğrusu eğitimi yarıda bıraktım. Doğru mu yaptım bilmiyorum ama eğitmenimizin son anda bana sorduğu soru anlamlıydı. Ben bu işi ne kadar istiyordum! Elbette istemiyordum ama denemek serbestti. Aynı o açıkgöz pazarlamacı taktiğiyle, geyleri kafalamaya çalışan eleman gibi.

Türkiyeli eşcinsellerin metalaşma süreci yeni fark edilen bir durum değildi. Özellikle 80’lerin ortalarından beri İstanbul yeraltı kültürünün beslediği gey mekânlar giderek su yüzüne çıkmıştı. Aslında sadece kabuk değiştirmişti. Eşcinsellere yönelik ayrımcılık gene sürmekteydi. Örgütlenme çabalarında meşru alanların barlar oluşuysa göz ardı edilmemeliydi. Lambaistanbul’un ilk toplantıları böyle bir alanda başlamıştı. 90’larda klasik hale gelen yardım partileri ki kaçırdığım için saçımı yolarım hâlâ, İstanbul gece âlemlerinin vazgeçilmezleri arasına çoktan girmişti. Hatta Lambda deyince akla parti gelmesi, 2000’lerde akıllardan zor silinen bir meseleydi. O dönemin çabaları olmasa, mekân diye tuttuğumuz bugünkü yerleri açamayacağımız bir hakikatti. Belki konuya buradan başlamak gerekliydi.

Niçin bir mekâna gerek duyulmuştu? Sadece işlerin karargâh misali tek elden yürütülmesi için mi? Sanmıyorum. Aksine, bar ve kulüp alanları dışında alternatif yaratma gayesi içindi. Eşcinsel bireylere parasız, güvenli, sağlıklı iletişim kurabilecekleri, eşcinsellerin her açıdan faydalanabilecekleri ve kendiyle barışma noktasında kendilerini evde hissetmelerini sağlayabileceğimiz bir alan yaratmaktı. Bunda ne kadar başarılı olundu tartışılır ama denemesi paha biçilmezdi. Hem deherhangi bir kredi kartına gerek kalmadan! Tam bu noktada, Beyoğlu merkezli eşcinsel mekânların artışı gözlenebilen bir gerçekti. Adeta savaş açılmıştı. Hâlbuki amaç, beraber olmaktı. “Müşteri” kapmak değildi!

Lambdaistanbul’da mekân görevlisi olarak çalıştığım dönemde mekân gereksinime dair ayrımı çok net gördüm. Hatta eski sevgilimle aynı gün “eşcinsel olmayan” iki ayrı mekândan atılınca, gey harekete neden ihtiyacım olduğunu daha iyi anladım. Bir gey bardan çok, mücadele ihtiyacıyla yanıp tutuşmamın ardında, elbet gey aktivist olmam vardı. Özgürlüğü gey barda aramamamın nedeni metalaşmaya duyulan öfkeydi. Beni kurtaracak olan, alternatif paralı bir mekân olamazdı. Lakin atıldığım mekânlardan birinde görevli olarak çalışan, bana net bir mesaj vermişti. Benim gibiler, ait olduğu yere gitmeliydi. Ve benim ait olduğum yerse ne orası ne de bir gey bardı. Pazarlaşmaya bu kadar düşmanca tavır alırken, yardım partileri yapmamız bir çelişkiydi. Yalnız 2000’lerdeki Lambda partileri, 90’lara göre fazla sönüktü ve bir süre sonra başka kaynak aktarımı düşünüldü. Şimdi işler nasıl yürüyor bilmiyorum ama en azından birkaç mekân sahibine yaltaklanmaktan kurtulduğumuza seviniyorum. Öldürülen ya da ölen Ceylan Çaplı ve gibilerinin, kimilerimiz için duayen sayılmasında bu gerçek yatmaktaydı. Hareketin üç kuruş için pazarlığa girişmesi bu “önderler” sayesindeydi. Aynı zihniyetle yola çıkanların yeri geldiğinde travestileri, işine gelmedi mi geyleri hatta hiç kimseyi (LGBTT olarak) almamasında, bu aç gözlülük, bu şark kurnazlığı vardı.

O yüzden uzun zamandır bara gitmiyorum. Tabii beni barlardan uzaklaştıran sadece kaz misali yolunup, kapı görevlileri tarafından “insan” muamelesi görmemem değildi. Bilgi Üniversiteli bir gencin, herkesin gözü önünde boğazı kesilerek öldürülmesiydi. Arkadaşlarıyla beraber sözüm ona askere gitmeden önceki gün eğlenmek adına seçtikleri bir gey barda, nedeni hâlâ muallâkta olan bir nedenle hunharca öldürülmesiydi. Çocuğun gey olup, olmaması önemli değildi. Bir gencin o şekilde öldürülüp, hiçbir şey olmamış gibi müziğe devam edilmesi, dehşet vericiydi. Bu, “başımıza her ne gelirse gelsin, hayat devam ediyor” klişesine sığdırılamayacak kadar trajikti. Bu bir cinayetti. Ama buna tek bir disco komutu verilmişti: Eveybody dance now!

İşte o gün benim için bir milattı. Bar eğlencelerinin sonlandığı andı. Alternatif bir mekân oluşturalım derken, o alanları putlaştırdığımız zamandı. O süreçten bugüne, dünya ne kadar kapalı hale geldiyse, mekânlar da o kadar içine kapandı. Gey barlar da bundan nasibini aldı. Daha ayrımcı, daha paracı, daha şekilci ve daha seçici oldu. Böylece eskiden bazı gey barlara travesti alınırken, travestiler artık giremez oldu. Lezbiyenler daha korunmacı geçinerek, erkek sinek bile mekâna sokmamaya karar verdi. Travesti barlara da sadece potansiyel “müşteri” olanlar alındı. Ayrışmanın böylesi, kimileri için güvenliydi. Herkes yerini bilmeliydi. Yerini bilmeyen alınmadı, içeriye sokulmadı. Bu cehennemi yaratan bizler için bu cennet mekânlar, aslında bir tampon süreçti. Heteroseksizm ortadan kalkana kadarki süreçte, bekleme yerleriydi. Hâlbuki işler beklediğimiz gibi yürümedi. Mekânlar olduğundan daha bir sahiplenildi. Herkes kendi yerini bildi. Şimdi bir mekâna giderken, nasıl ve ne şekilde girmem gerektiğini düşünüyorum. Cebimdeki meteliklerle bakarak ne kadar para ettiğimi görüyorum.

Devlet Seks İşçiliğinden Dem Vuracağına, Çalışma Alanı Yaratsın!

Avrupa Parlamentosu LGBT Hakları Komisyonu Eş Başkanı Ulrike Lunacek, İstanbul’da yapılan “Avrupa’daki Türkiye” toplantısında Türkiyeli LGBT örgütlerin temsilcileri ile görüştü.

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu’nun, Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin ev sahipliğinde düzenlediği ‘Avrupa’daki Türkiye’ başlıklı uluslararası toplantısı hafta başında İstanbul Kongre Merkezinde gerçekleşti. İki gün süren toplantılara Türkiye ve yurtdışından birçok dinleyici katıldı.
Avrupa Parlamentosu LGBT Hakları Komisyonu Eş Başkanı Ulrike Lunacek, Buluşmanın ilk gününde, Hevjin Diyarbakır LGBTT Oluşumu, İstanbul LGBTT Sivil Toplum Girişimi, Kaos GL Derneği, Lambda İstanbul LGBTT Derneği ve MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu’ndan aktivistlerle görüştü.

Türkiye’deki LGBTT hareketinin karşı karşıya kaldığı sorunlar ve hareketin kazanımları üzerine konuşulan toplantıda, LGBTT bireylerin yaşadıkları zorluklar anlatıldı. Referandum sonrası gelinen noktadan da bahseden aktivistler, somut adım istediklerini belirttiler.

“Referandum sonra sanki % 58’in dışında kalanlar değişim istemiyormuş gibi bir hava yaratılıyor. Bu doğru değil, travestiler de, Aleviler de, Kürtler de değişim istiyor. Ama sorun şu ki Hükümet, Türkiye’de değişim isteyen kesimlerle, sorunların özneleri ile diyaloga geçmiyor.” diyen Ali Erol anayasada istedikleri değişimlerden de bahsetti. “Kadınlarla beraber taleplerimizi meclise sunarken, “cinsel yönelim” ibaresi Cemil Çiçek engeline takılarak taslaktan çıkartıldı” diye ekledi.

İstanbul LGBTT Sivil Toplum Girişimi’nden Demet Demir ve Şevval Kılıç ise travesti ve transseksüellerin yaşadıkları zorlukları, şiddeti ve nefreti anlattı. Devlet tarafından maruz kaldıkları ayrımcılığı ve polis tarafından karşılaştıkları keyfi uygulamalarından bahsettiler. “2007’deki psikolojik destek almalısınız dayatması, teşhircilik kapsamında, kabahatler kanununa dönüştü” diyen Demir, seks işçiliğinden dem vuran devletin, çalışma alanı yaratması gerektiğini vurguladı.
Bu gündemlerin dışında askerlik, kadın cinayetleri, görünürlük gibi başlıkların konuşulduğu toplantı, Ulrike Lunacek’in ilerleme raporunda bunlara yer vereceğini, gerektiğinde Türkiye Hükümeti’ne protesto mektupları yollayacaklarını söyleyerek sona erdi.

Bir Travesti

Şöyle; birçok odası, içerisine girilecek, birkaç dergi alarak klozetinin üzerine oturulacak banyosu olan bir evde büyümedim ben. Herkeste aranan ve ‘tahmin etmiştim’ denilen asil bir soydan da gelmedim. Teyzem; haftalık temizliklere tanımadığı insanların evine gider, eniştem mahalle kahvelerinde poker oynardı. bir bakışta ‘işte! ailem bu diyebileceğim’ kimsem olmadı. Bir keresinde ikinci el bilgisayar’la eve geldiğimde eniştemin dayağıyla karşılaşmış, teyzemin sert sözlerine maruz kalmıştım. Aslında benim için, o evde yaşamak bilmediğim argo kelimelerin tacizlerine uğramak anlamına gelirdi. Bunu kimse bilmezdi çünkü bir konuda kavga çıkacaksa konu komşunun duyması ayıp’tı. Ayıp; eniştemin yoldan geçen kadınların kalçasına bakıp dudaklarının arasından her an sızacak sandığım salyalara,teyzemin eniştemle yaptığı yatak maçlarında çıkardığı şuh seslere uydurulan bir kelime değildi. Ayıp; başlı başına bendim aslında. Erkek olduğum halde tırnaklarıma sürdüğüm şeffaf cilalar, belki göğüslerimde belirgin bir büyüme olur diye arkadaşlardan çekinerek istediğim ada çaylarını her gün mutlaka iki bardak içmem, giyindiğim dar bluzlar ve dar pantolonlardı.
Eniştemden yediğim dayaklara ahlak deniyordu. Ahlakını korumak için bir insanı cinsel yöneliminden dolayı hırpalayabilir, işkence uygulayabilirdin. İşte o zaman ailesine sahip çıkan, kötü örnekleri yeryüzünden silen bir kahraman olabilirdin belki de.
Her şeye mutlaka bir kılıf uydurulurdu o evde. Hava karardığında eve gelsem fuhuş yaptığımı zanneden bakışlarla karşılaşır ve sessiz kalmam için kendime telkinlerde bulunurdum. Enişteme göre şiddet görmenin bile bir usulü vardı. ‘canın acısa bile bağırmamak…’
Bir yerden kaçman gerekiyorsa ya sen bedenine hizmet edeceksin ya da bedenin sana. O gece evden bunu düşünerek kaçtım. Yanıma sadece ada çaylarımı alarak…
Çoğu insan bunu neden yaptığımı sordu. Kiminin sahip çıkanı vardı, kiminin çoktan unutanı. Ben ikisi de değildim. Hiç hatırlanmayan ve sahip çıkılmayan olmak, uzatmaya çalıştığım tırnaklarımı yememe sebeb olmuştu. ben hiç varolmayan, çoğu zaman yaşadığı unutulan bir canlıydım. Neden fuhuş yaptığımı sorduklarında ‘bir nedeni yok’ dedim. Çünkü ‘neden’ diye bir şey öğretilmemişti bana. Sadece büyüdükçe kendini tanımlayan teyzesi ve eniştesiyle yaşaması gereken bir travesti idim.
Hiç kimsem olmadı. Dizlerine başımı yaslayabileceğim ve elini dokunsa da uyusam dediğim bir annem de olmadı. Eğer olsaydı onun kızı olabilirdim belki. Soba köşesinden daha büyük bir hayatı paylaşabilirdik. Akşam eve döndüğümde ezberimde tuttuğum bir sokak ve apartman adı olabilirdi. Tüm isimleri unutsam bile tek bir isim kalabilirdi hafızamda.
Bir travesti; penisini gizlemekten başka, geçmişteki yaşantısını da gizler. Anımsatanlar sadece yaşanmışlıklardır.Asil biri değilim; soyumun asilleri belirgin kavramlara yeni anlamlar yükleyenlerdir.

Hem geyim hem vegan, var mı bana yan bakan?

Sekiz yıldır hemcinsimden insanlarla duygusal ve cinsel birliktelikleri gönül rahatlığıyla yaşıyorum. Bir yıldan beridir de vegan yaşam sürdürüyorum, yani diğer hayvanların kullanıldığı, sömürüldüğü, öldürüldüğü alanları tüketici olarak desteklemiyorum. Kağıt üstünde elmayla armut gibi duran bu iki olguyu hayata geçirme dönemlerinde çevremden aldığım tepkilerin, sorulan soruların ne kadar da benzer olduğunu kısa sürede fark ettim.
Deneyimlemediğimiz, tanışık olmadığımız, bastırdığımız, korktuğumuz, önyargılı olduğumuz ya da alışkanlıklarımızla bizi yüzleştirip konforumuzu tehdit ettiğini düşündüğümüz bir çok konuda aslında aynı reaksiyonları veriyoruz. Reddediyoruz, dalga geçiyoruz, aramıza mesafe koyuyoruz, şiddet uyguluyoruz. Ama bu iki ayrı süreç, göreceğiniz gibi, biraz fazla pişti olmuş…

Heteroseksizm / Karnizm
Hem LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) hem de vegan bireylerin duygularına, hareketlerine çelme takan, onları belli kalıplara göre davranmaya zorlayan, görünüşte ayrı ama birbirinden güç alan iki egemen ideoloji; heteroseksizm ve karnizm*. İkisinin temelinde de eril zihniyet ve dayatmaları mevcut.

Atasay ailesinin biricik oğulları olarak, sadece sünnet kısmında başarılı olabildim (onda da rızamı istemediler zaten), askerlik, evlilik, torun verme kısımlarında ise tam bir hayal kırıklığıyım. Bir de üstüne –yok yere?!- eti, sütü, yumurtayı, balı çıkardım hayatımdan, tam sağlıksız, eksik, kafasının dikine giden, asi bir evlat oluverdim gözlerinde. “Çevre ne der?” kısmında ise hep haklı çıktı annem; “Aykut ne zaman eve gelin getirecek?”, “Aykut et yememeye devam ederse kan kanseri olacak, yatacak hastaneye”… Herkes, kendi yaşamında yansıması olmayan bir deneyimle karşılaştığında burnunu sokmak için fırsat kolluyor köşe başında. Halbuki çekirdek aile içinde gün geçtikçe baskıdan, iletişimsizlikten ve sıkıntıdan ‘ölen’ insanlara ya da mezbahalarda milyarlarcası katledilen bizim gibi memeli hayvanlarla ilgilenmez heteroseksizm ve karnizm. Eşcinsel oğlunu öldüren baba, transseksüel kardeşini evden kovan abi, bazı hayvanların sevilecek, bazılarının ise yenecek olduğunu söyleyenler, “Tofu makes you gay”** diye manşet atanlar, sebzenin, meyvenin beslenmek için yeterli ve gerektirdiği kadar erkeksi olmadığını, illa ki ölümden gelen bir ziyafetin bizi tamamlayacağını düşünen avcı, yok edici zihniyet hep aynı yerden besleniyor. Bir taraftan da bunların getirisi olarak, maskülen ve sağlıklı olduklarını vurgulamak isteyen geylerin ve veganların fitness salonlarına gidip nasıl da kaslarını şişirdiklerini görmemek imkansız.

Kavrama yabancılık
İthal iki kelime gey ve vegan. Şu an komik gelse de sekiz yıl önce geyim dediğimde, gey olmanın dışında her şey akla geliyordu ya da hiçbir şey çevremde. Ayrıca, LGBT hareket ‘gay’ kelimesini ‘gey’ olarak literatüre soksa da, bundan bihaber ya da bunu görmek, içselleştirmek istemeyen gazeteler halen “gay’ler” diye yazar – ki bu da yabancılaşma yaratır okuyanda. Taksi şoförü ise, vegan kelimesini duyduğunda “megan mı?” der. Her iki kelime de içtenlikle telaffuz edilemez, edilse de ses tonu düşer, kaşların arası çatılır.
Neden?
Hep bir gerekçe ya da sıradışı bir öykü ararız yabancı olduğumuz, merak ettiğimiz, özendiğimiz bir şeyle karşılaştığımızda, ama biz neden heteroseksüel olduğumuzu, eşcinsel birinden korktuğumuzu, iğrendiğimizi, neden et yiyip süt içtiğimizi, keyif için kuş avladığımızı, hayvanat bahçelerine, sirklere gittiğimizi sorgulamayız, çünkü sorgulatmaz yaşadığımız toplum bize bunları normalleştirerek.

Anormal, tabiata aykırı, deli, aşırı, sapkın…
“Ya herkes gey olursa, o zaman üreyemeyiz”, “ama doğanın dengesi var, et yemeseydik denge bozulurdu, herkes birbirini yer doğada” derler genelde. Bunlar gibi özcü zihniyetler yüzünden ve konuyu hemen kutuplaştırma sevdamızdan dolayı (ya hep ya hiç), öyle yaşamayan biri bir diğerini anlamaya çalışmıyor, onun varlığıyla kendisini tehlikede hissediyor ve herkesin (kendisinin ya da çocuklarının da) bir gün ‘öyle’ olacağını zannediyor ve sonrasında da içinde kabaran korku alevi yüzünden karşısındakiyle dalga geçiyor, öteliyor, onun yok olmasını istiyor.

Tarihe baktığımızda böyle değil ama…
Tarihe hep işimize gelen şeyler olduğunda referans veririz ama “tarihi kimler yazdı?”, “neler özellikle görünür kılınıyor?” bunun üzerine düşünmeyiz. Hemcinsimi sevebilmek ya da dişi inekle annemin benzerliğini düşünmek için tarih kitaplarını okumama gerek yok, iki bilgi de zaten içimde.

Dinimiz öyle demiyor ama…
Tarih gibi işe gelince başvurulan başka bir dayanak ve aktivizmde en zor durumda kalınılan ya da hemen ortamın gerilmesine sebebiyet veren olay ise size Kuran-ı Kerim’in kaynak olarak gösterilmesi. Lut Kavmi’nin başına gelenler ve Kurban Bayramı, eşcinsel düşmanlığını veya hayvan öldürmeyi meşru kıldıran durumlar olarak öne sürülüyor mevzuyu derinlemesine bilmeyenler ya da konuyu canı istediği gibi yorumlayanlar tarafından.

Açılma
‘Anne ben eşcinselim…’, ‘anne ben veganım…’. Kadın 10 yıl daha çabuk yaşlandı bu cümlelerden sonra, zaman zaman kendini iyi hissetsin diye konuşma seanslarımız oluyor saatleri bulan…
– (Halam) Senin gibi yakışıklı çocuğun nasıl sevgilisi olmaz bunca yıldır?
– Var ki hala!
– Aaa peki evlenecek misiniz?
– Hayır, izin yok bu ülkede bizim gibilere…

– İçinde et, süt, yumurta, bal olmayan bir yiyecek mevcut mu pastanenizde?
– Onlarsız yemek mi olur?!
– Valla ben buluyorum sora sora, veganım da.
– Pardon, nerelisiniz?

Bir şeyleri anlatma zorunluluğu, çabası içinde bırakılma
Kirletilmiş kavramlarla kendimizi ifade etmek hep bir çaba gerektiyor, karşıdakinin aklında bir çırpıda beliriveren imajı temizlemek için. Aslında…, ama bildiğin gibi değil…, of hala anlamıyorsun…, evet evet şaşırdın değil mi…, …halimden mutluyum anlayacağın.

Ne kadar süredir böylesin?
Her zaman dramatik bir kırılma anı bekleniyor; bir tecavüz, bir film, bir tokat… O andan sonra başına taş düşüyor ve birden o üst kimliğe sahip kişi oluveriyorsun. Halbuki ben hep hemcinsime sarılarak uyuyabilecek, bir tavuk öldürülürken onun acısıyla empati kurabilecek birisiydim ama içine doğduğum kültür ne sevgimi özgürce ifade edebilmem ne de bir diğer hayvanın da yaşama sevinci olduğunu keşfetmem konusunda bana izin verdi.

Hiç denemeyecek misin? Canın çekmiyor mu?
Çok önemli şeylerden mahrum kaldığımı, çoğunluk gibi davranmadığım için yaşamın anlamını kaçırdığımı filan zannediyorlar. Kabullenmediği ve ne yapmak istediğimi anlamadığı için, kendince doğru yola sokmak adına sarf edilen, ‘hala bir umut ışığı var mı’ vurgusu taşıyan sorular.

Çok zor olmalı, nasıl yaşıyorsun?
Her şey alışkanlıklar. Bir konfordan başka bir konfora geçiyorsunuz. Evet belki yeni bir düzen, yeni özenler ama bir süre sonra her şey oturuyor. En azından içimden gelen şeyleri yaparken daha bilinçli, farkında ve huzurluyum.

Saygı duyuyorum…
Genelde yalancıktan kabul ettiğinden, bir yandan da güngörmüş olduğunu belirtmek için böyle bir kelime sarf eder ya da muhabbet baydığı, ilgisini çekmediği için birisi. İki şekilde de “teşekkürler” deyip, başı öne eğmek en iyisidir.

Ben yapamam…
Denir ya, denemeden nereden bileceksin ki?

Travmatik bir kabullenme süreci
Hisleriyle ezelden beridir barışık ve kendini bir başkasının gözünden yargılamamış bir eşcinsel tanımadım henüz. Sorunun kendinde değil de, başkasının zihninde olduğunu anladığınızda rahatlıyorsunuz, sonrasında meşakkatli açılma ve eşcinsel deneyimleri yaşama geçirme süreci başlıyor. Keza vegan biri de vegan farkındalığa bir şokla giriyor çoğunlukla, ya Kurban Bayramı’nda bir sahne ya bir film, makale, video. İkisinde de dünyayı avuç içinize alıp, sıkıştırıp, ısırıp, parçalamak istiyorsunuz. Hep homofobik bir toplumda yaşayacağınızı ve yılda yüz milyarlarca canlının insanların keyfi için öldürüldüğünü olduğu gibi kabullenmek hiç kolay değil (ama imkansız da değil).

Sosyalleşme, yalnızlık
Artık büyükşehirler kısmen sosyalleşebilecek fırsatlar sunuyor gey ya da vegan bireylere. Yine de genellenebilecek bir ferahlık, sosyallikten bahsetmek zor. Sadece fotoğraflarda ya da dört duvar arasında el ele tutuşabilen gey çiftler, torun sahibi, zorunlu heteroseksüel evlilik yapmak durumunda kalan geyler, iğnelemeli, gürültülü geçen yemek masası muhabbeti yaşayan veganlar…

Eşcinsel dostu / vegan dostu mekanlar, insanlar
Sizi anlayan birilerine ihtiyaç duyarsınız. ‘Yanlış yapmıyorsun’ diye bakan gözler, sorunlarınızı dinleyecek, keyifsizliğinizi giderecek insanlar/mekanlar oldu mu çevrenizde yaşama daha kolay tutunur, tercihinizde güvenli ve istikrarlı olursunuz.

100 ünlü eşcinsel / 100 ünlü vegan, vejetaryen
Bir neviispat çabasıdır; bakın geçmişe, bu durum düşündüğünüz gibi ne moda ne de modern dünya icadı, insanlık varolduğundan beri varız ve bizler de aslında sizlerin sevdiği, beğendiği insanlardan biri gibiyiz demek. Ayrıca grupların kendi tarihlerini yazmak ya da rol modelleri öne sürmek için de bir fırsat.

Daha önemli sorunlar var, sıra size gelmez…
Böyle diyenler genelde eli suya sabuna dokunmayan insanlardır, kendileri bir şey yapmaz, yapana da niyeyse engel olmak isterler. Biliyoruz ki şifanın, iyiliğin, yardımın hiyerarşisi olmaz; birini görmeyi reddiyorsan ya da dayanışmayı erteliyorsan bilesin ki sen de iyileşmeni ertelersin.

Test yaptırıyor musun?
Eşcinselsen bulaşıcı hastalıkları taşıyor, vegansan da bir ton önemli gıdasal içerikten mahrum kalıyor olman çok olasıdır ve acil olarak doktora gözükmen gerekir.

Eşcinsellik / Hayvansevicilik
Eşcinsellik çok uzun süre ‘sapkın cinsel davranışlar’ bölümünde yer aldı psikoloji kitaplarında hayvansevicilikle birlikte. Veganların da çoğunlukla lüzumsuz ve aşırı bir hayvan sevgisi duydukları düşünüldüğü için, hayvanseviciler olarak dalga geçilir onlarla.

PETA ve Eşcinsellik
Dünya genelinde forsu en fazla olan hayvan hakları örgütü ve aynı zamanda vegan farkındalık konusunda da duyarlı PETA, muhalefetini yaparken en büyük desteği eşcinsel ünlülerden ve gruplardan alıyor. Vegan yaşamı tanıtma, hayvan refahı konusunda bürokratik alanlarda gelişme gösterme konusunda eşcinsel lobisi çok faal. Eşcinsel ünlüler, gruplar ve PETA birbirlerinin etkinliklerinde her daim boy gösteriyor; misal PETA’nın aktivist videolarındaki eşcinsel görünürlüğü ve LGBT onur yürüyüşlerindeki varlığı.

İçine alma sorunsalı
Eşcinselsen anüsünden, vegansan ağzından vücudunun içine alacağın şeyler konusunda hep laf yiyorsun. Sözde biri seni erkeklikten ediyor ki ben tüm erkeklerin hayatlarında en az bir kere anal penetrasyon deneyimi yaşamaları gerektiğini düşünüyorum, prostat orgazmı konusunu bir araştırsınlar. Öte yanda, ağızdan vücuduma aldıklarım ise ayrı bir sorun teşkil ediyor bazılar için. Onlara da “Çin Mucizesi” kitabını öneriyor, yedikleri onca hayvansal gıdadan dolayı her gün hissedilen ama görmezden gelinilen ağırlık hissini, halsizliği, agresifliği gözden geçirip, ileride yaşayacakları olası hastalıklar (birçok kanser çeşidi, kalp-damar hastalıkları, diyabet, obezite) konusunda bilgi alsınlar diyorum.

Kimlik-içi hiyerarşi
İki erkek arkadaşımın da farklı zamanlarda başı ağrıdı bu durumdan. Eski erkek arkadaşım trans kimliğiyle sokakta ilk kez var olurken (üstünde bir bluz, kulağında da küpe vardı yanlış hatırlamıyorsam), yıllardır politik trans kimliğiyle mücadele vermiş arkadaşımız ona “böyle kolay travesti olunmaz, olacaksan önce bizim gibi polisten copu yiyeceksin, tecavüze uğrayacaksın, seks işçiliği yapacaksın ki travesti olmayı hak edeceksin” demişti. Şu anki hayat arkadaşım ise sigara içmeye devam ettiği ve eskiden edindiği deri çantasını kullanmayı tercih ettiği için yine bazı vegan arkadaşlarımızdan tepki görmüştü, ‘öyle vegan’ olunmaz diye. Yani, sadece çevre değil, aynı kimliğe sahip insanlar da burnunu sokuyor sizin nasıl yaşayacağınıza ve kendinizi nasıl tanımlayacağınıza. Anlamak, destek vermek, takdir etmek, onu kendisiyle kıyaslamamak, zamana ve kişiye saygı duymak pek kolay gerçekleştirilemiyor.

Yedi yıl önce LGBT hareketine dahil olmam, bana “özel” bir mevzuyla içsel barış sağlamanın ötesinde toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamayı, tahakküm alanlarının birbiriyle nasıl iç içe geçmiş olduğunu, heteroseksizmi ve homofobiyi cinsiyetçilikle, militarizmle, ırkçılık/etnik ayrımcılıkla, kapitalizmle birlikte okumadan eksik anlayacağımı gösterdi. Ama zaman da şunu gösterdi ki ben hep ‘insanlararası’ ve ‘insanlar için’ iyiliğe kafa yormuşum; ve artık başka bir ayrımcılık çeşidiyle karşılaşmayacağım rahatlığına ermişken birden en içselleştirilmiş, köklü ve yaygın olanı türcülük ile en geç tanıştım ve bu da veganlık sayesinde oldu. Ve veganlık sayesinde de yazımın ilk paragrafında değindiğim, veganlığın sözlük tanımı olan bilinçli, etik tüketici olmanın çok ötesinde şeylerin farkına vardım.

Bu yılki Onur Haftası’nda, yaklaşık 9 ay önce biraraya gelip kurduğumuz Vegan Kolektif’ten arkadaşlarımla daha geniş bir farkındalık yaratmak amacıyla yürüyeceğiz.
Biri size yan baksa da boşverin, siz olduğunuz halinizle zaten çok güzel ve özelsiniz. Çünkü yaşam çok değerli ve her an bize armağan. Eşcinsel ya da vegan olduğunuz için gurur duyun ama en çok insan olduğunuz için gurur duyun. Kendinizi başkalarının gözünden yargılamayın, cezalandırmayın veya ayıplamayın. Rahatladığınızda, en ufak eylemlerinizden keyif aldığınızda, kendinize nazik davrandığınızda ve kendinizi takdir ettiğinizde içinizdeki iyilik de ortaya çıkacak zaten. Gandhi’nin dediği gibi, “dünyada görmek istediğin değişim ol”. İnsanların bireysel değişime ve birbirlerini sevmeye ihtiyacı var. İstediğimiz değişim, doğayı, diğer hayvanları, bitkileri sevmekten önce kendimizi, sonra da birbirimizi sevmekten geçiyor; insan olmaktan utanç duymayı, insanlardan nefret etmeyi değil, birbirimizi kucaklamayı, birbirimize şefkat duymayı gerektiriyor.

* Karnizm: Diğer hayvanların insanlar için yaratıldığı görüşü ve/ya bu görüşü destekleyen yaşam biçimi.
** “Tofu makes you gay”: “Tofu seni gey yapar”. Tofu, soyadan yapılan bir çeşit peynirdir. Bu tabiri kullananlar, peynirin hayvansal sütten değil de, bitkiden yapıldığı için yiyeni feminenleştirdiğini düşünürler.

Biz Kimiz? Travestiyiz, Eşcinseliz!

Nasıl bir giriş yapılır böylesi karmaşık bir durum için, bilemedim doğrusu! Bir soruyla başlasın bu yazım o halde! Biz kimiz? Cevap: Biz Eşcinseliz, travestiyiz, lezbiyeniz… Kısacası biz sizin için farklıyız! Diğerleriyiz! Kiminin nefreti, kiminin sadece dışladığı, kiminin dayak attığı, hor gördüğüyüz… Kiminin de “sizlere saygım var, sizin gibi arkadaşları severim” deyip yüzlerindeki samimiyetsiz ifadelerde gizliyiz. Yanımızda olanlara da olmayanlara da zaten sözümüz yok.

Ama bizler ayrıca doktoruz, avukatız, öğretmeniz, işçiyiz, serbest çalışanız. Kimimiz gizli, kimimiz az ya da çok belliyiz… Yemek yeriz, su içeriz, gezeriz. Anamız babamız, akrabalarımız var. Bayramlarımız, özel günlerimiz, sosyal ilişkilerimiz var. Ve daha söylenecek çok şey var elbette! Yani kısacası ’’BİZ’’ sizden biriyiz. Hâl böyleyken bizi farklı kılan, bizim de sizinkilerden haberdar olmadığımız cinsel hayatlarımız mı? Dört duvar arasında yaşadığımız özel şeyler mi?

Ne yani anlayamıyorum uzaydan mı geldik biz? Travesti ya da eşcinsel olmak için kursa mı gittik? Bu “A” yolu, bu “B” yolu dediler de bir şeyleri yanlış mı tercih ettik? Ya da tercih mi ettik? Zira bu seçimle sosyal ve kültürel açıdan bütün insan topluluklarını ve tabuları karşıma alıp zorlu bir yaşam yolculuğuna çıkacağımı ve zorlu ve karmaşık bir adaptasyon sürecine gireceğimi bilseydim tercih etmezdim vesaire… Sonuç olarak ben bir şey hatırlamıyorum! Çocukluğumdan beri hatırladığım tek şey hep böyle olduğum ve farklı hissettiğimdi.

Bu koşulsuz ve sebepsiz dışlama neden? Biz bu ülkenin, bu devletin çocukları değil miyiz? Bizleri doğuran, yuvadan uçana kadar bize bakan anamız babamız yok mu? Topluma saygısızlık etmek ya da inat etmek peşinde miyiz? Yine vesaire, vesaire… Aslında burada yazılan her cümle kendi içinde başka bir tartışma konusudur elbette. Bazılarının okuyunca bir açıklık getirilmesini istediği bazı noktalar da olabilir. Yoruma açık olan bu yazımın zihinlerdeki gerekli yerlerde anlam kazanacağına eminim.

“Gayri insani, anormal ve sapkın öteki”

LGBTİ hareketinin hâkim normları ve hakikat rejimini sorgulayarak sarsması; uzun yıllara yayılan sessizlik sarmalanın yırtarak sesini kamusal alana taşıması ve inkâr politikalarına itirazı bilhassa bunu kendi mevcudiyetine, kendi kimlik sınırlarına bir tehdit olarak gören muhafazakâr -İslamcı zihniyetin tepkisini geciktirmemiştir. Zygmunt Bauman’ın kavramsallaştırmasıyla LGBTİ’ler muhafazakârlığın-İslamcılığın “kavramsal Yahudi”sidir. Bir dış unsur, sağlam/sağlıklı toplumsal dokuya bozulmayı sokan yabancı bir beden, sapkın, aşağı/ikinci sınıf, fakat güçlü ve fesat. Dolayısıyla toplumumuz -toplumumuzdan murad edilen normal kategorisine dâhil edilen heteroseksüel nüfustur- insanlığın geleceğini ve nesil emniyetini tehdit eden eşcinsellikten korunmalı, eşcinsel lobisine her daim teyakkuzda olunmalıdır.

“Nefret söylemi” kavramı ve bu kavramla bağlantılı olarak nefret suçları kavramı, 2000’li yılların ortasından itibaren Türkiye’nin gündemine girdi.

Trabzon’da Santa Maria Kilisesi Rahibi Santoro’nun, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni yazar Hrant Dink’in, İncil satışı yapan Malatya Zirve Kitabevi çalışanlarının katledilmesi, LGBTİ’lere (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) yönelik sayısı gittikçe artan ve genellikle ölümle sonuçlanan saldırılar, nefret söylemi ve nefret suçu kavramlarının hem akademik hem de popüler düzeyde kapsamlı tartışmaların konusu haline gelmesini sağladı.
Ayrı bir yazının konusu olabilecek nefret suçlarını bir kenara bırakarak, nefret söylemi kavramına yakından bakmaya çalışalım. Nefret söylemi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 1997 tarihinde alınan bir tavsiye kararda şu şekilde tanımlanıyor: “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi. Hoşgörüsüzlüğe dayalı nefret, saldırgan milliyetçilik ve etnik merkeziyetçilik, ayrımcılık ve azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli kişilere karşı düşmanlık yoluyla ifade edilen hoşgörüsüzlüğü içermektedir.”(1)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, dinsel hoşgörüsüzlük dâhil, hoşgörüsüzlükten kaynaklanan nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı çıkaran ifade biçimleri, nefret söylemi kapsamında değerlendirilmektedir. Kuşkusuz nefret söylemi; sadece ırk, ulusal/etnik köken yahut din değil cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, yaş, engellilik, siyasal düşünce, felsefî inanç, sınıfsal konum temelinde ötekileştirilen/dışarıda bırakılan/madûnlaştırılan tüm kesimler üzerinden işleyebilir. Ayrımcılık üreten asimetrik toplumsal iktidar ilişkileri ve normlar içinde şekillenir; toplumu yapılandıran zihniyet kodları ve onun arkasındaki ideolojik örüntülerle beslenir. Önyargı, stereotipler ve etiketler nefret söyleminin üretimindeki temel araçlardır. Judith Butler, nefret söylemini kullananların aslında o sözlerin yaratıcısı olmadığını; önceden belirlenmiş bir söz dağarcığından, ötekileştirici imgeler repertuarından, mevcut ırkçı külliyattan, zaten kullanıma hazır bir dilden alıntılar yaptıklarını ifade eder. Nefret söylemine başvuranlar, aslında o söylemin ürünüdür. Nefret söylemine başvuran kişi ait olduğu toplumun söylemsel mimarisinden, muhakeme ve zihniyet yapısından, adetlerinden belli fragmanları tekrarlamakta, yeniden üretip dolaşıma sokmaktadır. (2)

Ötekinin sistematik inkârı ve ötekini her tür insani özellikten yoksun bırakmaya yönelik delice kararlılığa yaslanan (3) nefret söylemi, ötekilerin uğradığı haksızlıkları ve adaletsizlikleri ya görünmez kılar ya da manipüle eder. Öyle ki hayatı hayat sayılmayan “gayrı insani öteki” öldüğünde dahi yası tutulmaya değmeyecek bir bedendir.(4) Bu anlamda nefret söylemi; ötekine/dışarıda bırakılana/madûna karşı şiddeti savunan, mazur ve meşru gören, hatta teşvik eden bir söylemdir. Bu anlamda çoğunlukla nefret suçlarının yolunu açar.

Diğer yandan ötekiyi susmaya, içe kapanmaya ve görünmez olmaya zorlayan nefret söylemi, toplumu tektipleşmeye, hâkim konumda bulunandan farklı varoluşların düşüncelerini ve yaşam tarzlarını bastırmaya yarayan bir tertibat işlevi görür.
Türkiye’de nefret söylemlerinin hedef tahtasına oturttuğu grupların başında LGBTİ’ler gelmektedir. LGBTİ’lere yönelik nefret söylemi kuşkusuz yeni bir fenomen değildir. Topluma yön veren bir ideolojik yeniden üretim aygıtı olarak medya 1980’lerden bu yana homofobik/transfobik nefret söyleminin kristalize olduğu mecralardan birisi olagelmiştir. “Profesör Mındıkoğlu ve erkekten dönme kızlarının mahkemeye çıkarıldıkları” (28 Mayıs 1984, Tan), “Polisin Beyoğlunda fing atan nonoşlara karşı düzenlediği operasyonda 98 erkekten dönmeyi yakaladığı” (22 Mart 1986, Tan ), “Erkek olunca iş bulamadıklarını söyleyen ve kadın kılığında gezen eşcinsellerin Ankara’yı mesken tuttuğu” (30 Ekim 1990, Tan), “Ülker Sokağı mesken edinen ve hastalık saçan travestilerin liseli gençleri evlerine alıp para karşılığı seks yaptıkları” ( 16 Ekim 1996, Takvim), “Avrupa’nın sıcak ve soğuktan sonra üçüncü savaşının eşcinsellik olduğu” (1 Temmuz 1997, Milliyet) şeklindeki haberlerde LGBTİ’ler yaftalayıcı, küçük düşürücü, alçaltıcı ifadelerle ve ötelikleştirici imgelerle sunularak LGBTİ’lere dair ahlakî dışlama meşrulaştırılmış; nefret normalleştirilmiştir.

1990’lar ve özellikle 2000’li yıllarda LGBTİ hareketinin eşitlik talebiyle kamusal sahaya çıkışı; bir yandan heteroseksizm ile homofobinin/transfobinin tartışılır –en azından üzerine konuşulur- hale gelmesini sağlarken, öte yandan LGBTİ’lere ilişkin nefret söyleminin yeni boyutlar kazanmasını da beraberinde getirmiştir. LGBTİ’ler artık üzerine konuşulmasına lüzum olmayan yahut ancak mizah konusu yapılabilecek “nesneler” olmaktan çıkmaya başlamış “düşman” kategorine doğru evrilmiştir.

LGBTİ hareketinin hâkim normları ve hakikat rejimini sorgulayarak sarsması; uzun yıllara yayılan sessizlik sarmalanın yırtarak sesini kamusal alana taşıması ve inkâr politikalarına itirazı bilhassa bunu kendi mevcudiyetine, kendi kimlik sınırlarına bir tehdit olarak gören muhafazakâr -İslamcı zihniyetin tepkisini geciktirmemiştir. Zygmunt Bauman’ın kavramsallaştırmasıyla LGBTİ’ler muhafazakârlığın-İslamcılığın “kavramsal Yahudi”sidir. Bir dış unsur, sağlam/sağlıklı toplumsal dokuya bozulmayı sokan yabancı bir beden, sapkın, aşağı/ikinci sınıf, fakat güçlü ve fesat. Dolayısıyla toplumumuz -toplumumuzdan murad edilen normal kategorisine dâhil edilen heteroseksüel nüfustur- insanlığın geleceğini ve nesil emniyetini tehdit eden eşcinsellikten korunmalı, eşcinsel lobisine her daim teyakkuzda olunmalıdır.

Yeni muhafazakâr Türkiye’nin muhafazakâr medyası LGBTİ’ler hakkında nefret söyleminin kimi zaman ırkçı milliyetçilikle iç içe geçtiği “zengin” örneklerle doludur. Akit gazetesi ve Habervaktim siteleri her fırsatta “sapık” ve “sapkın” gibi ifadelerle LGBTİ’leri ve LGBTİ örgütlerini hedef göstermektedir. Örneğin; 3 Eylül 2012 tarihinde Habervaktim sitesinde yayınlanan “BDP’li Önder’den Sapkınlara Destek” başlıklı haberde “Van depreminde enkaz altında kalan halkı bir kenara bırakarak onlarca Mehmetçiği şehit eden PKK’lının cenazesine koşan Önder, şimdi de Diyarbakır’da babası tarafından cinsel sapkınlığın pençesine düştüğü gerekçesiyle öldürüldüğü iddia edilen R.A.’nın hukuki sürecini takip edeceğini, olayın aydınlatılması için elinden geleni yapacağını açıkladı” diyerek bir taşla iki kuş vurulmaya çalışılmaktadır. Habervaktim’in ırkçılık ve homofobik nefret söylemini çapalayarak sunduğu örneklerden bir diğeri; avukat Sinem Hun’un, kamuoyunda Hitler’li şampuan reklamı olarak tanınan bir şampuanın reklam filminde kadın kimliğine hakaret ve Yahudilere karşı nefret söylemi olduğu gerekçesiyle suç duyurusunda bulunması üzerine yaptığı haberdir. “Siyonist Uşakları Yine Teröre Sarıldı” başlıklı haberde ( 6 Kasım 2012); “Hitler’li reklamın televizyonlarda yayınlanmaya başlamasının ardından, eski DYP Milletvekili Yahudi işadamı Cefi Kamhi ile Kaos GL isimli sapkınların derneğinin de avukatlığını yürüten Ankara Barosu’na kayıtlı Sinem Hun, ‘reklamda ırkçılık suçu işlendiğini’ iddia ederek savcılığa başvurdular” denilmektedir. LGBTİ’lere dair nefret söylemi niteliği taşıyan haber ve yorumları sadece marjda sayılan Akit/Habervaktim ile sınırlı görmek yanıltıcı olacaktır. Son olarak 5 Ekim 2014 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Şişli Belediyesi’nin Renkli Özel Kalem Müdürü” başlıklı haberde; “Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü, eşcinsellere destek veren Boysan Yakar’ı, özel kalem müdürü yaptı. Taksim’deki LGBT yürüyüşünde “renkli” kıyafetlerle dikkat çeken Yakar’ın, partide tartışma yarattığı”nın ifade edilmesi bugün Akit/Habervaktim tarzı haberciliğin daha soft biçimleriyle de olsa ana akımlaşma yolunda epey mesafe kaydettiğinin göstergesidir.

“Dininin, dilinin, kininin, öcünün, davacısı olan”, (6) ayrımcılığı, ötekileştirmeyi ve kutuplaşmayı derinleştiren, söz konusu tarz ve siyaseti bekası için elzem addeden AKP rejimi, LGBTİ’lere yönelik nefret söyleminin artmasına göz yummaktadır. Eşcinselliği tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak gördüğünü söyleyen eski Aile Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın, “eşcinseller de anayasada eşitlik istiyor; verecek miyiz?” diyen Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun söylemlerinde cisimleşen muhafazakâr İslamcı iktidar paradigması, LGBTİ’leri anormal ve sapkın kategorileri üzerinden işaretleyip sapkın olanın kurbanlaştırılmasına normalin sürdürülmesi adına izin vermekten, dahası teşvik etmekten öte bir anlam taşımaz. Bize düşen görev; bedenlerimiz/hayatlarımız üzerinde doğru/yanlış, ahlâklı/ahlaksız, sağlıklı/hasta, normal/sapkın şeklinde kurgulanan dikotomileri altüst ederek bu dikotomilerden güç alan nefret söylemlerini ifşa etmektir. Bu noktada hetoroseksizm ile ırkçılık arasındaki paralellikler ve kesişimler üzerine düşünümsel bir politikanın ötekinin dışlanması pratiklerini geri püskürtme adına bir direnç odağı yaratacağı gözlerden kaçırılmamalıdır.

“Trans kadınlara kalkan el bütün kadınlara kalkmıştır!”

Mersin Kadın Platformu transfobik saldırıya uğrayan İpek Kaya için yürüdü, “Trans kadınlara kalkan el dünyanın bütün kadınlarına kalkmıştır ve karşılık da her rengiyle dünyanın bütün kadınlarından gelecektir! Asla yalnız yürümeyeceğiz!” dedi.

Mersin Kadın Platformu’nun her hafta Perşembe günleri gerçekleştirdiği kadın eylemlerinde dün (5 Mart Perşembe) İpek Kaya’ya transfobik saldırı protesto edildi.

Hafta başında (1 Mart) öldüresiye dövülen ve bıçaklanan Kaya için Forum AVM köprü altında bir araya gelen kadınlar sloganlar eşliğinde Forum AVM havuz başına yürüdü. Mersin Kadın Platformu “Nefretinizle barışmayacağız, kadınlar öz savunmaya” pankartı açarken Mersin 7 Renk LGBTİ de “Şiddet Var” pankartıyla eyleme katıldı.

Yürüyüş esnasında, “Trans cinayetleri politiktir”, “Susma haykır eşcinseller vardır”, “Genel ahlak kimin ahlakı” sloganları atıldı. “Nikahta cinayet var” ve “Ahlakınız kan kokuyor” gibi dövizler taşındı.

Trans kadınların arkadaşlarına ve kendilerine yönelen şiddete karşı yoğun olarak katıldığı yürüyüşün bittiği yerde basın açıklaması gerçekleştirildi. Mersin 7 Renk LGBTİ ve Akdeniz Belediyesi’nden Tuna Şahin basın açıklamasını okudu.

“Nefrete alışmadık, alışmayacağız!”

İç Güvenlik Paketi’nin sokaklardaki transfobiyi arttıracağına ve Mersin’de yaşanan nefret saldırılarına dikkat çeken basın açıklamasının tamamı şu şekilde:

“Ülke olarak üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın yakılarak öldürülmesinin acısını yaşadığımız bu günlerde bir kadın cinayetinin daha provası yapıldı. Özgecan’ın öldürüldüğü şehrimizde, Mersin’de, bir trans kadın arkadaşımız öldüresiye dövüldü, bıçaklandı. Yaralı bedeni bir portakal bahçesine bırakıldı. Bahçede çalışan işçiler arkadaşımızı bulmasaydı belki de İpek’in ismini de öldürülen arkadaşlarımızın listesine eklemek zorunda kalacaktık.

“İpek arkadaşımızın tedavisi Mersin Devlet Hastanesi’nde sürüyor. Vücudunun çeşitli yerlerinde darpa bağlı lezyonlar, kesici alete bağlı yaralanma, kırıklar ve ağız içinde parçalanmalar meydana geldi. Umuyoruz ve inanıyoruz ki İpek’i sağlığına kavuşmuş bir şekilde yeniden aramızda göreceğiz.

“Fiziksel yaralar iyileşir elbette. Trans kadınlar nefret saldırılarına maruz kala kala kendini toparlamayı öğrendi. Alıştık artık biz demek istemiyoruz ama bu nefret iklimi bizi her saldırının ardından toparlanmaya alıştırdı. Ne kadar korkunç bir cümle değil mi? “Öldüresiye dövülmeye alıştık artık”, dememizi bekliyorlar. “Ölümlere, öldürülmeye, intihara sürüklenmeye alıştık artık”, diyip sokaklara çıkmamızı bekliyorlar. Ama yanılıyorlar! Alışmadık! Nefrete, yok etme kültürüne, linçlere alışmadık ve alışmayacağız! Dizimizi kırıp evlerimizde oturmayacağız!

“LGBTİ’lerin nefrete karşı yasal korunma talepleri çarpıtılıyor”

“Trans kadınlara yönelik baskı, şiddet ve çete saldırıları sürerken, çalışma yaşamının dışına itilen transların hayatlarını devam ettirebilmek için seks işçiliği yapmaktan başka seçenekleri olmuyor. Türkiye Cumhuriyeti yasaları seks işçiliğini bir meslek biçimi olarak tanımazken, seks işçilerinin güvenliksiz, sağlıksız ve kayıtsız çalışma koşullarını da görmezden geliyor. Bu durum özellikle trans seks işçileri açısından ciddi hak ihlallerinin önünü açıyor.

Travesti saldırıları ve cinayetlerin hedefindeki trans seks işçilerini korumaya yönelik herhangi bir yasal düzenleme bulunmuyor. Anayasa’nın eşitliği düzenleyen maddesine cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim eklenmesi AKP Hükümeti tarafından ısrarla reddediliyor. Ayrımcılık karşıtı yasalarda LGBTİ’lere ayrımcılık yapılıyor. Nefret suçları yasa ve mevzuatları homofobik ve transfobik nefreti görmezden geliyor. Nefret suçu ve nefret söylemi kavramlarını Türkiye’de dolaşıma sokan LGBTİ hareketinin nefrete karşı yasal korunma talepleri çarpıtılıyor, yok sayılıyor.

“Transfobik nefret söylemi yanı sıra, medya ve toplum tarafından seks işçiliğinin de “toplumsal ahlak” normları ile tanımlanıyor olması, birçok hak ihlalini doğuruyor. Damgalama ve ifşa edilme kıskacındaki seks işçileri en temel haklarından yoksun bırakılıyorlar. Sokakta seks işçiliği yapan translara yönelik kolluk kuvvetleri tarafından uygulanan keyfi para cezaları, gözaltılar ve işkence sonucu pek çok seks işçisinin yaşam şartları tehlikeye giriyor.

“İç Güvenlik Paketi ile işkence ve kötü muamele sistematikleşecek”

“Bu koşullar altında yeni İç Güvenlik Paketi maddeleri Meclis’ten geçmeye devam ediyor. Nefrete göz yuman, nefreti ve şiddeti besleyen devlet erki ve AKP Hükümeti polisin halihazırdaki yetkilerini arttırma peşinde koşuyor. Kolluk kuvvetlerinin Yeni İç Güvenlik Yasası ile aslında bugüne kadar süregelen keyfi uygulamaları, gözaltılar, kötü muameleler ve hak ihlallerini yasallaşmış olacaktır. Bu da sıradan bir vatandaş olarak duyulan kaygıların ötesinde translar için yaşanan hak ihlallerini ve keyfi uygulamaları artacağından endişe duyuyoruz. Hukuken suç olarak tanımlanmayan ancak kolluk kuvvetleri tarafından keyfi bir şekilde suç unsuru muamelesi gören durumların artacağından endişe duyuyoruz. Translara ve seks işçilerine yönelik kolluk kuvvetleri tarafından yaygın uygulanan işkence ve kötü muamelenin bu yasa paketi ile birlikte sistematik hale dönüşecektir.

“Son yıllarda Mersin’de trans kadınlara dönük nefret saldırılarında bu paketin bir provasını görüyoruz. Saldırganlar elini kolunu sallayıp istediklerini yaparken kolluk kuvvetleri en iyi ihtimalle etkisiz kalıyor ya da saldırılara ortak oluyor.

“Mersin’de ve ülke genelinde yaşanan diğer transfobik saldırılarda olduğu gibi “Hak etti” diyenler çıkacaktır muhakkak bu saldırının da ardından. “Travesti zaten hak etti”, “Ahlaksız bunlar”, “Sapkınlar” diyerek nefretin üstünü örtemezsiniz. Hiç kimse öldüresiye dövülüp portakal bahçelerine atılmayı hak etmez. Trans kadınız diye bize saldıramazsınız. Seks işçisi diye kimse toplumsal nefretin kolay hedefi haline getirilemez.

“Amazonlaşarak yol arkadaşımız trans kadınları savunacağız”

“Yaşam alanlarımızın bu kadar daraltıldığı, nefretin anaakım bir değer olarak dolaşıma sokulduğu, sağlıktan barınmaya her alanda ayrımcılığın normalleştiği bugünlerde bize kendi yaralarımızı sarmaktan başka çözüm yolu kalmıyor. Ruhumuzu ve varoluşumuzu paramparça etmek isteyen bu saldırılara karşı umudu yanı başımızdaki yol arkadaşlarımızda buluyoruz. Her cinsiyet kimliğinden, cinsel yönelimden, etnisiteden, inançtan kısacası her kimlikten kadınlar olarak homofobik, transfobik ve cinsiyetçi saldırılara karşı birbirimizin yarasını sarmaya ve direnmeye devam edeceğiz. LGBTİ’lere ve özellikle translara dönük saldırılara karşı bu yüzyılın Amazonlarına ihtiyacımız var. Ve bizler bu yüzyılın Amazonları olacak ve bütün bu nefrete karşı tüm gücümüzle mücadele edeceğiz. Yanıbaşımızdaki transfobik nefrete karşı susmayacak, gözümüzü çevirmek yerine yol arkadaşımız trans kadınları savunacağız.

“Dar sokaklardan ana caddelere hiçbir trans kadın yalnız değildir! Trans kadınlara kalkan el dünyanın bütün kadınlarına kalkmıştır ve karşılık da her rengiyle dünyanın bütün kadınlarından gelecektir! Asla yalnız yürümeyeceğiz!”